27 Nisan 2009 Pazartesi

"T"

Tekliğin kabulü

Tekilanın getirdikleri

Terin götürdükleri

Tarifsiz sabahlar

Tepkisiz akşamlar

Ters direnişler

Tercihli yataklar

Tenin yabancı yakınlığı

Taze soluklar

Tekrarsız gülüşler

Tedariksiz zamanlar

Tek kelimelik sonlar...

İstanbul, Ortaköy

evgenia

Rende içindeki ampul

Şarap mantarından nihale

Duvardaki can simidi

Mavi boyalı pervazlar

Sigara dumanı

Kurutulmuş domates

Yazarkasa yanında rakı masası

Köşede mesaj tahtası

Soruların orta yerine tak diye oturan cevapsız yıldızlar

Loş ışık huzmeleri

Kırmızı siyah sevecenlikler

Köşe duvarın yalnız balığı

Kara delik ezgiler

Anne öpmesi beyaz şal

Zamansız fotoğrafların koridoru

Flamenko güzeli

Seni böyle anlatmalı evgenia

Seni rakı beyazındaki latin tınılarında, sorgulayan bir kalple yaşamalı evgenia

Bodrum

18 Mart 2009 Çarşamba

hangisi

… ve bir yoklukta, iki kadeh şarapla baş dönmesi seçilir.

Orta şiddetli hava boşluklarında titre-me.

Dilemmalardan kaygan anlar yarat-ma.

Bütün maskelerini bir otel odasının çekmecesinde bırak-ma.

Çırılçıplak kal-ma.

Rakamlarla oyna-ma.

Zamanı durdur-ma.

Gel-git uyu-ma.

Karanlık bak-ma.

Kırmızıyı güne yay-ma.

Kelimelerde hapsol-ma.

Uzağı yakın kıl-ma.

Heyecanı yitir-me.

Kadınlığı gün yüzüne çıkar-ma.

Camı arala-ma.

Beyaz yorganlarda üşü-me.

Büyülü olduğuna inan-ma.

Sonsuz açlığa gülümse-me.

Zayıflığa güven-me.

Hafızaya yüklen-me.

Nikotine aç ol-ma.

Fotoğraflardan kork-ma.

Ezber boz-ma.

Vurguna nefes ver-me.

Sığ sularda boğul-ma.

Ütopyaya var-ma.

Kokulardan tarih yarat-ma.

Zamansızlıklara vurul-ma.

Kutu Efes’e yağmur damlası ol-ma.

Sus pusla dillen-me.

Notalarda gözyaşı kal-ma.

Paranoyalarda kamyonet arkası yazı ol-ma.

Ekran beyazlığında masumu oyna-ma.

Gökyüzüne göz kırp-ma.

Aynalarda yansı-ma.

Yabancı ol-ma.

Tüketmeyi dile-me.

Dilemekten kork-ma.

Yaza yaza tüken-me.

Nefessiz uçuşa geç-me.

Omzunda zıpkın yarasıyla kalabalığın içine dön-me.

Yarım kalan uykuları deprem yaratan kadına emanet et-me.

… ve bir yoklukta, marcel’e selam edilir.

İstanbul, Ortaköy

4 Mart 2009 Çarşamba

rol değişimi



Dün gece çok enteresan bişey oldu. Bizim sokağa gelmeden önceki sokakta, yolun tam ortasında ahşaptan bir kedi ve bir balık heykeli. Tam önümdeydi, o kadar güzel ki; aldım getirdim eve.
Pencerenin kenarındalar ve kocamanlar...

Balık kediden büyük. Sanki "sen beni yiyebileceğini düşünüyorsun ama bak sığmam ağzına" der gibi balık, bi de dudakları önde. Düşmanına öpücük gönderir gibi.

Sanırım bi aşk olayı vardı ben bozdum bencilliğimle:)
Hani biri birine bırakmış gibi
Pazartesi gecesi sabah 4te kim geçer o sokaktan

çok güzeldi benim olsun istedim çok sarhoştum tanrı bana bırakmış zannettim.

İstanbul, Ortaköy

nokta.

Şarap? Lütfen.

Ağzımızın kırmızılanmaya ihtiyacı var. Zararsız çiçeklerden zehir bulmayı istiyoruz günlerce. Kamçılıyoruz içimizdeki güzeli. Hümanist yaklaşımları elimizin tersiyle reddediyoruz. Ur gibi büyüsün içimizdeki sabote eden ruhlar diye basıyoruz tütünü. Gerilelim ki büyüyelim.

Ama yaşımız kemale ermesin diye çırpınıyoruz. Psikozlarımız var en çok. Şizofreniye kayan zamansızlıklarımızla övünüyoruz.

Fikret babamız, Bülent amcamız olsun beraber gecenin tam üçünde’leri analım her gece diye bile bile duvarlara vuruyoruz. Hafızada kalanları süzüyoruz, balıklığımız işimize geldiğince. Sonra kanıyoruz. Biz, sonradan kanıyoruz.

Şarap? Lütfen.

Her gün aynanın karşısında kendimize bir noktalama işareti seçiyoruz. Herkesin o diline doladığı maskelerden farklı, biliyoruz; virgüller, üç noktalar, ünlemler...

Siz, ne zaman ki beni virgül zannettiniz, ben o gün nokta.

Şarap? Ne diyorsunuz gecenin üçünde mi? Lütfen. Benim de bir masalım var...

İstanbul, Ortaköy

28 Şubat 2009 Cumartesi

bir-leş-tir-me /bölüm1/

birbirine karışmış kimlikler
in tanışması
nın sonucu
ndaki karanlık
tan çıkar
ılan dingin
lik ve deli
lik, ile
lebet birleşir
se gecikir
se yanar
ak erken
den gelen
lerin farkı
ndan yol
a gel
ir, bir
den tek
olur bu
rdan var
olan öz
gün
lük

sonuç: kimliklerin tanışması sonucu karanlık çıkar; dingin deli ile birleşir, gecikir, yanar erken gelen farkı. Yol! Gel! Tek bu var, öz! günlük...

İstanbul, Ortaköy

tut ol


“...önce olanı görmeli sonra olanı içine almalı sonra içine aldığını yazmalı...” dedim dün gece.

Sevgili sevgililerin hayatındayım.

‘Bir ilişki nasıl olmalıdır manifestosu’ yazıyorum içimden.

Söylenen sözler, incinen kalpler var. Battaniye arasına sıkışmış korkular, birbirine dokunan parmakların ucundaki yalnızlıklara dönüşüyor. Kalabalıkolmaarzusu, uyuşmaiçgüdüsü içindeki beklentilere karışıyor koltukta. Sarıl ol, bırak ol, benim gibi ol, sen gibi ol, artık hiçbirşeyim ol, tut beni benim ol’lar yankılanıyor.

Hayatının orta yerine bir gecede -düş gibi de olsa- düşen insanı ne kadar içine alabilir kişi... Düşten düşünce düş mü oluyor? Düş o zaman! demiyor mu insan?

Ruhumuzda tipeksleyemediğimiz, çitileyip çıkaramadığımız lekeler bumerang gibi attıkça geri dönüyor. Uykular ayrılıyor, zaman duruyor. Yüzler geçmişe dönüyor, gelecek ilişkilendirilememiş geçmiş kalıyor. Kendinden ayrı görmediğini bir gecede karşı kıyıya atabiliyor insan. Düş o zaman! diyor. Köprümden düş, seninle karşı kıyıya geçemiyorum.

Çünkü içimizde görünmez listeler var, deniyoruz sürekli. Listeye uyanları işaretleyip, uymayanların üstünü çizerek ilerliyoruz. Oysa ki içimizdeki tanrı çoktan uyarmış bizi “Tanrı’yı ve insanları deneme”, ama biz başka bir tanrıyı dinler olmuşuz “dene, yine yanıl, yine dene”.

Hep aynı hikaye mi kitabımızda ayraçla işaretlediğimiz? Kaç ayraç var hayatımızda?
Günün sonunda “give me a reason to love you” titrek bir sesle dillerde. Gerisi dağınık yatak.

İstanbul, Ortaköy

*** görsel buradan alınmıştır

25 Şubat 2009 Çarşamba

bilmecenin açık hali


Kırmızı ancak hafif parlak... Aydınlık ancak sanki mum ışığından... Ufacık ancak içini açınca kocaman...

Zamansız ama anlık. Sorgusuz ama talepkar. 16 ama kadın. Çizmez ama yazar. Burada ama orada.

Şişede balık, bir o kadar bitki çayı. Kasaba gibi rüzgarlı, bir o kadar istanbul. İstanbul gibi karışık, bir o kadar kasaba. Sahnesi kalabalık, bir o kadar yalnız alabildiğine.

Harfleri tekil, içi çoğul. Yalanı masum, doğrusu tehlikeli. Kapısı açık, yatak odası kilitli. Köprüsü ışık, koltuğu karanlık.

Bil bakalım. Bilirsen tamamlanmamışlığımı sorgulama hakkı tanıyacağım gölgesiz bedenine. Sudaki kumun bakımsız bahçesine inme hakkı tanıyacağım bedelli ruhuna. Ütopyalarımız için güneşli günler dileme hakkı tanıyacağım duvarlarına.

Bil bakalım. Bilirsen ıslığının -çığlık çığlığa, nefessiz, sarsa sarsa, acımasızca- dudaklarımı nasıl kanattığını anlatma hakkı tanıyacağım kendime.

İstanbul, Ortaköy


*** görsel buradan alınmıştır

24 Şubat 2009 Salı

topla beni

Hala kimseye anlatamadıklarım varmış. Hala korkularım. Hala incinmekten kaçışlarım, gözyaşlarım.

Çizgi filmlerden kalma ışıklarım varmış bir anda ortaya çıkan. Bir anda farkedilen cümlelere karşı hassasmışım meğer.

Oturduğun yerden kalkıp, bana senaryolar yazmaktan vazgeçip, koşar adım ayaklarımı durdurmaz mısın?

Sırtıma vur. Çok öksürüyorum. İçimde büyüyen şeyi çıkaramıyorum. Öksüren ordularımı korkut beni değil. İçime yerleşen ağrıyı kaldır yerinden. Kadınlığımı bana bırak. Seni benden sert sessizleri yumuşatarak alsın biri. Bu kadar da hikaye kalınmaz ki!

O zaman dinle şimdi, hatırla. Hatırlarken ağzının sadece bir kenarıyla gülümse.

Gündüzü uyutmalı

Geceyi büyütmeli

Gündüzün koynunda geceye bi güzel küfretmeli.

Tahterevalliden bozma! Aşk, hayat...

Dalgalar vurduğunda içimdeki tanrıçaya, kıyıda bi sandal olmalı içinde içimi taşıyan... Değiştirmez zamanı bana dipsiz bir kuyudan çıkardığın petrol. Kaynak olsan ne yazar kayıp pusula seni!

İstanbul, Ortaköy

22 Şubat 2009 Pazar

nasıl olsa(?)


Bana konuşma, bana yaz. Yoksa kesik kelimeler kalıyor aklımda. İçimde dalga köpüklerinin sesleri var sen konuşurken. Duyuyorum seni ama unutuyorum köpükleri dinlerken. Bu hikayeyi balıklığıma ver, al götür beni izlanda’ya, karlı topraklara, nasıl olsa ısınırım bi’ şekilde. Geniş boşluklarda rüzgarlar eser, ben bi’ papatyanın altına sığınırım, nasıl olsa. O yüzden bana konuşma, bana yaz. Nasıl olsa?

Bana canayakın diyorlar, ben uzak yakın oynarken oruç abiyle. Yakını seçip kalanını bırakıyorum arnavut kaldırımlarıma. Olduğu yerde olduğu gibi olduğu kadar kalsın diye bırakıyorum, kediler görüyor. Böylesi daha güzel diyorum, yalan söylüyorum. Durmadan yalan söylüyorum. Susarken yalan, susarsan yalan! Gömleğinin düğmelerini titreyen ellerimle açarken yalan söylüyorum. Sonra yola çıkıyorum, hikaye gibi değil. Herşeyden sonra yola çıkıyorum işte. Bıçkınlığını yanıma alıp mavi koltuğuma kuruluyorum. İçi boş parantezlerin içini doldurmaya başlıyorum.

Bu sefer farklı çünkü. Bu sefer; pastanın kremasını işaret parmağımla sıyırırken aldığım o keyif gibi seni usulca dilimden damağıma akıtıyorum, sonra paltomun kuşağını sıkıca bağlayıp, yakalarımı kaldırıp, rüzgara karşı yol alıp çıkılan bir sonbahar yolculuğu ile dönüyorum şehre. Ayaklarımın altında sarı yapraklar çıtırdıyor, ekim yaprakları. Ekim yapraklarını şubat ayazına teslim ediyorum, teslim oluyorum. Daha yolum olsun istiyorum, yol ben olayım istiyorum. Esas çıkışı bilirken buğulu gözlerle bakıldığında görülemeyen bir yolculuk kapısı yaratıyorum içimdeki izlanda topraklarında.
Gözlerim hep buğulu, nasıl olsa ( ). (nasıl olsa her tekiladan sonra gün doğuyor)

İstanbul, Ortaköy

*** görsel buradan alınmıştır

4 Şubat 2009 Çarşamba

i just play


Oynadık işte. İplerimizi kendi ellerimizde tutarak oynadık. Sonra ben benimkileri Tanrı’ya verdim. Bu zamana kadar ben oynadım, şimdi sen oynat dedim. Oynadık işte.

Kırılan aynalarımı yapıştırdım seninle, oksijensiz de kaldım zamanı gelince. Kutulara sokmadım ama seni. Bekledim. Kendimi aşarcasına bekledim. Saklanarak bekledim.

Oyun bitti, siyahlarımı giyip köprü ışıklarıma döndüm. Oynadım işte.

İstanbul, Ortaköy

***görsel cruelpicture tarafından çekilmiştir

dil yarası

Yazarken konuşmazdım.   Her duygu konuşulmayı hak etmezdi, ama sağaltılıp yazılmayı hak ederdi. Neden sonra, yazmak durdu, güldür güldür ...