31 Ocak 2009 Cumartesi

calimero


Dali ve ben karşılıklı oturuyoruz. Senin bacaklarını uzatıyoruz, bana yeni duvar saatleri yapıyoruz asla kullanmayacağım. Sonra çekmeceleri karıştırmaya başlıyoruz. Faturaları prezervatiflerle aynı çekmeceye koyuyor Dali. İkisi de tükenmişmiş. Gülüyorum. Tükenen sensin diyorum, bak dahiliğin ile deliliğin tartışılıyor bir kitapta. Kitabı alıyor Dali, en azından Aragon gibi yanlış anlaşılmıyorum hala bir çelişkiyim diyor. Yine gülüyorum.

Beraber kazanamadığımı varsaydığım savaşları konuşuyoruz. Nerelerde ruj lekesi bıraktığımı söylüyorum, bu sefer O gülüyor. Ruj lekesi de neymiş, içindeki kırmızılık kimde kaldı ki diyor. Üzülüyorum.

Uzaklara yakın istekler gönderiyorum, karşılığında Hayyam’ı anıyorum. Dali’den Hayyam’a akıyorum, kırmızıyı O anlar diyorum.

Keşfedilmemiş topraklarda tavuk suyu çorba yapacağım birilerine ihtiyacım var.

Herkes birbirine karışıyor. Dali’ye Hayyam’ı armağan edip ruhumu Nuri Alço’ya emanet ediyorum.

30 Ocak 2009 Cuma

dolana olana


Kabak dolması gibi doluyorum. Oluyorum. Dolarken oluyorum, OL’ana vuruluyorum. Üstten baksam aşk, alttan baksam love yazıyor her taşın üstünde. Serinliğinden geçiyorum, siyah beyaz koyunların arasında kendine kükreyen aslan olmaya karar veriyorum. Yattığım yer sallanıyor, ben olduğumu sanmaya devam ediyorum. Bulduğum her ağaç kalıntısını beyaz bir poşetle sırt çantama asıp geride bıraktığımı farzettiğim eve getiriyorum. Onlar orda durdukça hatırlıyorum; bana neler yaptığını, ne güzel gülümsettiğini, içimi çiçekle-böcekle nasıl doldurduğunu...
Karmaşanın ortasında çiçek kalabilir miyim diye soruyorum sana. Çiçeklerin içinde karma karışık kalma da diyorsun bana.
Gülümsüyorum bende yansımama.


İstanbul, Ortaköy

***görsel buradan alınmıştır.

19 Ocak 2009 Pazartesi

azımsa kalanları


Az tüketimden dolayı faturalandırılmayan elektiriğin aksine her gece içimdeki pavyonun kaç ruha bedel olduğunu düşünüyorum... Leylaların işine son veriliyor bu devirde, kriz %35 indiriyor aşkın acısını. Zaten Aragon’u da yanlış anlamışım; "tarihe geçmiş mutlu aşk yokmuş, taklitlerinden sakınınız Leyla’ların" diyormuş aslında. Aragon’a kafayı taktığımı, kendi tekrar etme sürecinde yansıdığımla yadsığımı görüyorum, bunu da bu vakit farkediyorum, tam da giderayak olmayı düşünen ayaklarımın yeşile uzanan uykusunda.

Yatak odamda bir kulis yaratıyorum, kostümler çıkıyor, gerisin geri dolabın yolunu tutuyor. Birşeyler gibi birileri de gizleniyor, elma desem de dut desem de bitmiyor saklambaç, oyundan her geçişimde yalınayak geçiyorum içimden, içimi, içime...

Şarabımız biterse yağmura geçeriz diyor bilirkişi, şarap bitiyor yağmur vadiye erteleniyor, kadehten dudaklarım taşıyor, dudaklarım kerpeten oluyor, dudaklarından kan akıyor. Apolitik gençliğe kan aranıyor.

İstanbul, Ortaköy

*** görsel buradan alınmıştır

14 Ocak 2009 Çarşamba

bak şimdi! noldu şimdi?


Çığlık çığlığa bir kadın var karşımda. Parmaklarının her hareketinde dingin bir deprem yaratan.
"Aşk var mı" diye soran ve cevap bekleyen üstelik. Raslantısal gece ışıklarının karşısında kendimi ne hissedersem bir o kadar yaşıyorum karşısında.

Karar vermek ne kadar alıkoyar yaşamdan köprü ışıklarının karşısında? Verilen kararda asılı kalmak peki? Karşıdaki japon ağacının gölgesinde görmek kendini koşulsuzca...

Kahvedeki Aragon’u bile bile kaçak oynanıyorsa bir de, Birsen her “seni sevdiğimden gelirim ben bu yere” diye sessiz çığlıklarından attıkça kaçası gelir özgün kişinin. “Buralardan gitmeli” der özgün kişi, “buralar gitmeli” diye yanıt verir kişi özgün. Şizofreniye ne kadar yakınlaşırsan o kadar siyahsındır. Siyah yakışır.

Bir baksan yakından, ırak olur her köşem şimdi.

İstanbul, Ortaköy

Bu bir senaryo mu, kaleminden yaratılan?

Parmaklarımla kendime doğru ittirdiğim kristal viski bardağının içindeki beyaz şarabın her yudumunun, Cihangir’deki sohbetlere meze yapılış...