19 Ocak 2010 Salı

-an

Tek delikli bir eleğim var. Sen ve senin bütün hallerin aynı delikten elenerek geçiyorlar.

Kum gibi kolay değil, öyle kendiliğinden değil; zorla, küçücük bir delikten ite kaka eliyorum seni. Üstüne bir tek seni değil kendi salıncak hallerimi, hayallerimi, olasıklıklara olan inançlarımı da eliyorum. Sonra oturuyorum bi masaya, seni kutluyorum; varlığını-yokluğunu, yeni yaşını. Rakı beyazı değiyor dilime, -an’dan kalanları sıralıyorum. Dur-an, kaç-an, sar-an, yık-an, bul-an, sars-an, sus-an, kan-an, ah zaman!

İçimdekini dışıma çıkarmaya, dışımdakini yok etmeye gücüm yok . Oysa ki ne çok isterdim “içim dışıma çıkmış, sonra içeri girememiş dışarıda kalmış” diyebilmeyi. Hangi hayat vazgeçilemeyen, hangi "ben" aşka tercih ettiğim lafını bile ettirmiyorum içime.

Oysa ki sen o “kirli ayaklarını temiz çoraplarla gizlemeye çalışanlar”dan değilsin, sen sadece temiz çorapları nerden bulabileceğini bilmeyen ve varsın olsun gizleyemeyen bir çocuksun. Ve ben senin kalbinin sonuna kadar açık kalmış kapısındaki ayak iziyim, eşikten geçmeyen.

Bodrum

18 Kasım 2009 Çarşamba

zamansız

Bu şehrin italik duruşlu erkeklerindendi, o da. Uyarı levhalı, loş ışıklı, kalabalıktı.

Müziğin bitimiyle boşalan mekanlar gibi, yanında kim varsa beleş bedenlere boşalıyordu her gece. Uyuşan bir aklın, fikirsiz kelimelerinden nasibini almışçasına yüksek rakımlı, az bakımlı evinde uyanıyordu, o da.

Işığa ve karanlığa aldandım, uyarı levhasını görmedim sandı, o da.

Perdeden camı araladım. Yanaklarım al aldı, yüzümü havaya dönmüştüm, sırtımı kokuya. Üstü siyah kumaşlarla örtülü, tanımadığım, hiç dokunmadığım eşyaların arasından hala gözümü alıyordu yavaş yavaş soluklaşan parlak sarı. Biraz önceki panayır alanı şimdi kızarmış gözlere ve boş bardaklara teslimdi. Çift sayıların nefes alışverişlerimi ele geçirdiği feminist duruşlu bir geceydi işte, o da.

Yeşil giydiğim ve bardakların dolu haline dokunduğum anları da gidip caddedeki sokağa bakan odaya bıraktım. Sonra o sokaktan denize giden yokuştan indi saçlarım.

Bunları hiç bilmedi, o da.

İstanbul, Kalamış

17 Ekim 2009 Cumartesi

Milattan Önce Durist Turistliği

Süzül bakalım martı gibi, oysaki bıçkınlığın sadece gömlek düğmelerinde.

Bodrum katında hapis kalan ruhuma vazelin sürüp, üstüne kendini kamçıla. Pencere önü balığı gibi ağzından çıkan her kelime tanrı olsun bana. Sonra bak bakalım kendine, yattı balık yan giderken. Gözünün doyması gerek önce, bunun için gözün görmesi gerekse bile ruhun aç senin zinhar! Böyle azotlu bir sonuç çıkmışken ortaya, şimdi aç yakamı, üfle.

Küçülmemek için büyümeden oynanan oyunlar her an ulaşabileceğin bir şeyse, ama pratikte değil teoride sıkışıyorsan ali desidero misali, getir seni buraya, üzüm kurularına.

Hem cam kenarı hem şoför arkası kalabilme halimin 13. Cumaya denk gelmesi, cebimde beyaz bayrağımla gezmem kadar ironiktir. Ve sırf bu ironi yüzünden, yani inadımdan, döndürmem başımı, pembe var içimde zaten, bir de üstüme giymem.

-16’nın verdiği masumlukla, +18 güney yolculuklarına çıkıyorum bazen. Ama ince iplerle ip atlayamıyorum, güzel resimleri renkli boyalarla anlatacak kadar dingin de değilim. Ama dönüş yolları var sularımın, bilgece sevişerek kadınlığımı hayra yoracak mevsim dönüşlerim var.

Bu yüzden buradayım, ordayım. Dışarı çıkmayan turist halimle, duristliğe yol alıyorum.

İstanbul, Kalamış

16 Ekim 2009 Cuma

Bir Delinin Akıl Günlüğü / 3

Bugün Cuma, kırmızı Cuma, kıpırtısız Cuma, kıymetsiz Cuma, kısmetsiz Cuma.

Meydana indim bugün, seni karşılamak için. Avizelerin taşları gibi yanaklarından aşağıya inen, öpmek için heyecanlandığım, parmaklarımın aksi yüzüyle usulca okşadığım, güçlü yüzünün kenarını süsleyen bıçkın favorilerini görmek için. İskeleden ileri yürüyünce her adımımda karşıma çıkan balık ve limon kokusunu içime çekerek beklemek için. Limonun ekşi kokusu genzimi yakarak doldu ciğerlerime, irkildim. Bulut beyazlığında, içinde çocukların koşturduğu koridorlarıyla, kulaklarımda çınlayan boğuk sesiyle çıkardılar seni vapurdan. Düşsem beni tutacak en yakın iskele direğine dayandım goncası kapanmış tenimle, sonbahar yapraklarının yerde uyuması gibi garanti altına aldım bedenimi. Denize düşen uçurtma oldu saçlarım, seni çıkardılar vapurdan. Seni, arkanda bıraktığın dalga izleriyle çıkardılar. Avuç dolusu kumun parmaklarından aşağıya yavaşça dökülmesi gibi geçtin yanımdan. Beni, senin susan kalbinin sarı kumlarında bıraktılar. Sen beni, perdesi çekilmiş bir hayatta; ben seni, meydanda bıraktım.

Perdeden yansıyan ışık yetmiyor bana efendi! Şu ışıkları açın artık! Zamansız kapatıyorsunuz ve zamansızlık böyle bir şeydir… Sen istediğinde olmayan şeylerin, sen istemediğinde olmasıdır. Ah doktor bey, perde kalktığında zamanın aslında olmadığını anlayacaksın sen de. İşte hayat budur.

Mesela ben nerdeyim şimdi? Burası 3 duvar 1 pencere. Hayatımın en büyük yanılgısı, geri kalanımın en büyük yansıması oldu. Herkes gibi davrandım, ama herkesin beklediklerinden farklı sonuçlar içinde oldum. Ve işte buradayım. Ne begonviller, ne yaseminler, ne sümbüller gördü gözlerim. Ya şimdi? Siyah ferforje parmaklıkların arasından sokak ışığına talibim. Bir tek ona talibim… Buna da razıyım, bundan da mutluyum. Yeryüzünün kurallarından azade oldum ben, kendi iklimimi yarattım burada. Ilık ama yağmurluyum şimdi.

İstanbul, Kalamış

2 Ekim 2009 Cuma

biten

artık sana yazmıyorum yazamıyorum. sadece bunu yazmak istedim.

İstanbul, Kalamış

2 Eylül 2009 Çarşamba

cevap?

dün'ün ardından gelen...

"On this day of your life, ozgun, I believe God wants you to know...

...that disappointment is temporary. Only your thought

it is permanent.

Change your mind about what has disappointed you

and you will change your life. All disappointment is

just Advantage, looked at from the other side.


You will not have to think but a second to know

exactly why you received this message today.


Neale Donald Walsch"

Bodrum

insan?

Çocukluk anılarınızın aslında birer yalan, aldatmaca olduğunu bir günde öğrenseniz… Arka belleğe ittiğiniz hatıraların bir günde ön belleğe taşınmasıyla unuttuğunuz her şeyin bir anda aklınıza geldiğini görseniz… “Bir çok giden memnun ki yerinden”den sonra, onlara ait içinizdeki her değerin bir anda değiştiğini fark etseniz… Cevapsız soruların, acaba’ların hayatınızın orta yerine tak diye oturduğunu anlasanız… Yaşamınızdaki önemli insanların aslında sadece kendi kurdukları oyunun içinde yer aldıklarını ve sizi de bunun içine aldıklarını kanıksasanız…

Benim gibi şimdi “Yaratılanı severim, Yaradandan ötürü” diyebilir misiniz? Yoksa midenizde, nefes alamamanızı sağlayan o iç sıkıntısını alabildiğine yaşar mısınız?

Varolan her anınızın, her değerinizin bir günde kaybolmasıyla nasıl bir hayata başlarsınız? Bildiğiniz, hatırladığınız her şeyin tepetaklak olmasıyla ortaya çıkan yeni hatıralarla nasıl başa çıkarsınız?

Bodrum

27 Ağustos 2009 Perşembe

Bir Delinin Akıl Günlüğü / 2

Bugün Perşembe, pembe Perşembe, pejmürde Perşembe, pervasız Perşembe, perişan Perşembe, pespaye Perşembe.

Saçlarımı kestirdim bugün. Daha boynuma gelmeden bitsin bu ağırlık istedim, yine. O’nu ilk öptüğüm günkü gibi kestirdim. O gün gibi hafiflemek istedim. Ne kadar zaman önceydi, bilmem. Ama tutuktuk, toyduk o zamanlar... Dil Burnu’ndaki ahşap bankta yan yana oturmuştuk, eli elimin yanında durmuştu da anca serçe parmaklarımız değmişti birbirine. Elmacık kemiklerinin keskinleştirdiği yanaklarına gençliğimle dokunmuş, koşarak uzaklaşmıştım yanından. O gece şehre dönmüştü, ertesi sabah ihtilal olmuş ve ben bir daha haberini alamamıştım.

Rahmetli anneciğimden kalma işlemeli, gümüş tarakla saçlarımı düzeltip; pembe, tek parça, üzeri beyaz çiçek desenli elbisemi giyerek, Ada eşrafının her sene düzenlediği yemeklerden birine gittim. Konağın bahçesinden içeriye girdiğimde O’nu gördüm. Uzun zaman olmuştu, demek dönmüştü. Bahçenin denize bakan en uzak köşesinde, elinde sigarası, tek başına ayakta duruyordu. Asude, münezzeh, sanki orda değilmiş ya da aslında hiç olmamış gibi… Çimenleri ayaklarımdan ayıran hafif engebeli, taş yoldan geçerek yanına gittim. Çitlerin bir köşesine yaslandım. Kısalan saçlarım, pembe elbisem… hiç etkilenmedik rüzgardan. Ama içimden faytonlar geçti, aksak adım atların nalları kesti nefesimi, yutkundum. Sigarasını yandaki sehpada duran pirinç kül tablasında söndürdü. Dolgun alt dudağı, kısık bal rengi gözleri ile yüzünü bana doğru çevirdi, havanın yüzü döndü. Tenimden ıslak bir meltem geçti, gülümsedim. Sonrasını seneler aldı. Ada’daki rüzgar isimlerini ezberlememe yetecek, begonvili budayacak, asma yapraklarından meze yapacak, zamansız sevişmelerle ruhumu sarsacak, tenimin eskimesini, saçlarımın uzayıp renk değiştirmesini görecek kadar zaman aldı.

Tuhaf bir koku var havada şimdi. İs mi çöktü ne? E tabi iş bu kerteye geldikten sonra istersen yanmasın kiraz konsol! İçinde bir ben yokum.

Hemşire Hanım kızım, sana zahmet bahçedeki ayrık otlarını toplasan ya yarın, böyle çok kararsız, tek başlarına, meczup duruyorlar.

Bodrum

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir Delinin Akıl Günlüğü / 1

Bugün Salı, sarı Salı, sallanan Salı, sallandıran Salı, sardıran Salı, saldıran Salı, saklanan Salı, saptıran Salı, sarsan Salı, sanan Salı.

Güllaç mı yesek akşam? Rahmetli çok severdi, fıstıklısını ama. Ada’daki evdeydik o zaman. Yaseminler, begonviller bahçeden bize gülümserdi, bembeyaz. Asmanın altındaki çardakta otururduk, senden iyi olmasın yeniyetme bir hanım kızımız vardı evde, her işimize yardımcı olurdu sağolsun, nerdedir acep şimdi, Tanrı bilir ne güzel elleri vardı, inceden pamuk gibi… Her akşam yemek sonrası lokumlu türk kahvesi yapardı bana, içerdim. O’na da fıstıklı güllaç hazırlar sonra giderdi, müştemilattan bir keman sesi duyulurdu. Hiç hatırlamam kimdi, neyin nesiydi… Ama güzeldi, çok güzel. Sarıya çalan uzun saçları vardı, omzundan aşağıya sümbüller gibi sarkan. Üvez renkli akşamüstlerinde sesini duyardım bir tek, kimseye belli etmeden mırıldanırdı, ne söylerdi, ben sever miydim, hiç hatırlamam… Rahmetli gelen sese ağzının kenarıyla gülümserdi, rakı beyazı alırdı gülüşünü… Faytondan gelen sesle yerinden doğrulur, ellerini arkasında birleştirir hızlı adımlarla giderdi, hep bir yere yetişecekmiş gibi hızlı, dan dan diye ayağındaki postalları yere vuran askerler gibi yürürdü, bir kere dönüp bakmazdı çıktığı kapıya. İnatçıydı işte! Ah, zaten o inadından gitti temelli. Yeniyetme mabedinde, ben begonvillerin altında, o meydandaydı en son.

Pardon?
Bakar mısın?
Kime diyorum?!
Rüzgar gülünü saksıya dikme, yapma dedim kaç kere! Fırtına gelecek birazdan, saksıda sağ kalır mı hiç rüzgar gülü? Ama sen de haklısın, kaç fırtına gördün ki şimdiye kadar!? Rüzgar gülü dediğin hassastır, döner kendi etrafında ama anca aldığı güçle… Meltem yarar rüzgar gülüne, samyeli döndürür başını… Fırtınaya bırakırsan rüzgar gülünü, esemez fırtına ismi kadar. Bırakacağı izler üzer diye dokunmaya kıyamaz. Fırtına çıktı mı alacaksın rüzgar gülünü içeriye. Bak o zaman gör gücünü fırtınanın. Ver onu bana, sarsmadan! Bir de, bir bardak su versen, hani ölmüşlerin canına gidenlerden. Çok susuyorum bu ara, ağzımın içinde bir deli tat, pas tutsa rahatlayacağım.

Efendim? Işıkları mı?
Biraz daha dursaydı benim ki, pencereye yansıyordu. Tamam, biliyorum, zamanı geldi, ama her gün biraz daha erken kapatıyorsunuz sanki ışıkları… Uyuyamıyorum ben geceleri, bu pencereden de bir şey görünmüyor. Ne tuhaf ayna bile yok bu odada.

Bodrum

bir-leş-tir-me /bölüm2/

Demek iste-
meme anlarını boz-
buruna gönder-
sen ne yazar göndermesen ne yazar-
sen kimsin-
ki?!

dans ettiği-
ni bile bile dansa
devam diyorsan
işte o an-
dan itibaren dans-
ın ruhuna karışır.

sen boşuna başını
hesaplama
ya çalışma-
lar sinsilesindeyken, ben
arkamı döndü-
m sandığın-
la kalakalır-
ım, şaşkınlığın-
la geri gelirsin.

Tadını
geri bırak-
mak için tekrar tekrar ister-
sin damak-
tan akışını ılık ılık…

sonuç: İste/boz/gönder. Yazar, kimsin ki?! Ettiği dansa diyorsan “an”, dansı karışır. Başını hesaplama, çalışma. Ben, döndü sandığın, kalakalır şaşkınlığın, gelirsin. Tadı bırak, ister damak, ılık ılık.

Bodrum

21 Ağustos 2009 Cuma

rakı kafası

Dağ arkasındaki ışık huzmesini memleket görüyorum.
Uzaktaki tekneden gelen ışığı kutup yıldızı yerine koyuyorum.
Senden kalan sözcükleri satırsız belliyorum.
Uzağı yakın, yakını uzak sayıyorum.
Bunların hepsini var sanıyorum.

Varlıkla yokluğu hep karıştırıyorum. 

Bodrum

dil yarası

Yazarken konuşmazdım.   Her duygu konuşulmayı hak etmezdi, ama sağaltılıp yazılmayı hak ederdi. Neden sonra, yazmak durdu, güldür güldür ...