Ilık kahveden bir yudum daha... önce
hep insan yüzleri... gerçekten görmek ya da seyretmek gibi değil;
soluk, biraz sepya suretler ve kara ayrıntıları, ve sonra tek bir
suret. Her seferinde farklı ama diğerlerinden ayırıcı; aniden çıkan ve net. Ama hiçbir zaman tarif edilemeyecek kadar parlak.
Bu sefer başım döndü, oradan, o parlak surete bakmak isterken.
Yükseldim, salladım, korktum... Ve bıraktım. Tam. Sarsılarak
birkaç kez düştüm bembeyaz bir girdaptan. Sonrası rüzgar...
Denizden yeni çıkmış gibi. Serin.
Gözümü açtığımda, karşımda
duran, denize uzanan, vadinin sol tarafındaki burunda diğerlerinden
ayrı duran ama aynı olan -suretler gibi- ağacı görüyorum. Akıl
Hastaneleri böyle olmalı. Ortaköy'deki gibi... Bu manzaradan.
Ne kadar korkuyorum oysa. Ve sonra ağlıyorum. Böyle bir ağlamak
da varmış dedirtircesine... Nasıl içli ve hemen sonra neşeyle.
Gülerken ağlamak gibi değil, ölürken neşelenmek kadar. Ah neşe!
Ve güneşli pazar günleri.
Tezer'in yüzünü görmeli hep.
Yaşamın ucuna yolculuk'la, yaşamın ucuna yolcuğu'ma arkadaş
olsun diye...
Her daim kedinin varlığı haricinde,
önce kelebekten sonra kargadan gelen mesajı duydu kulaklarım;
ayrıntı.